ölmeye yüz tutan blog
Neden böyle oldu ben de tam anlayabilmiş değilim. Bu durum geçici mi onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey uzunca bir süredir blog sayfama yazmak isteğimin olmadığı. Zaten yazı sıklığından görülebilen bir durum. Ölü bloglar arasında yerini mi alacak yoksa bir süreliğine uykuya yatıp sonra uyanacak mı zaman gösterecek.
Yeniden görüşünceye dek akıl sağlığınızı yitirmemeye çalışın/çalışalım. Böylesi bir dünyada ne kadar mümkünse…
sert geçen kış ve uykuya yatan blog yazarı
Kış sert ve yağışlı geçti bu sene başkentte. Kar, uzun süre kalkmadı yerden. Caddeler temizlense bile sokaklar ve özellikle kaldırımlardaki kar, güneşin yüzünü göstermesini bekledi. Bu uzun ve sert geçen kış mıdır sebebi bilemiyorum ama uzunca bir süredir bloga yazı yazmadığımı farkettim. Blog yazmaya başladığım Kasım 2004′ten bu yana yazısız geçen ilk ay Şubat 2012 oldu. Bu kadar ara verince yazacaklar birikti haliyle. Neyse, geç olsun güç olmasın en azından Mart 2012 yazısız geçmesin diye bu kısa durum raporunu ekleyeyim dedim sayfaya.
Merak edenler için sağlık sıhhat yerinde, biraz tembellik biraz kış uykusu. Bahar ile birlikte yeniden canlanma / canlandırma zamanı…
Ve Ben Mutluyum / A. L. Kennedy
Uzun sayılabilecek bir aradan sonra, 2012′nin ilk yazısı karşınızda: A. L. Kennedy’nin Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Esin Eşkinat çevirisi ile yayınlanmış romanı Ve Ben Mutluyum. İskoçya doğumlu yazardan okuduğum ilk roman. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, çok sıkı ilişkileri olmayan arkadaşlarıyla paylaştığı evi ile radyoda seslendirme sanatçısı olarak çalıştığı işi arasında tek düze hayat yaşayan Jennifer M. Wilson’ın Cyrano de Bergerac olduğunu ileri süren birisinin eve taşınmasıyla gelişen olaylar anlatılıyor 310 sayfada. Cyrano de Bergerac’ın kim olduğunu merak edenler buradan temel bilgileri alabilir. 17. yüzyılda Fransa’da yaşamış şair ve düellocu.
Roman’ın kahramanı Jennifer’ın çocukluk döneminde ailesiyle olan ilişkilerinin yetişkinliğinde tercihlerini nasıl etkilediğine dair yazılanlar ilgi çekiciydi. De Bergerac konusunda daha fazla bilgim olsaydı romanı okumadan önce, belki daha fazla keyif alabilirdim. Gene de merakla okunan, sürükleyici bir dil ile kaleme alınmış değişik bir roman Ve Ben Mutluyum.
Evrenden Torpilim Var! / Aykut Öğüt
Bir itiraf ile başlayayım bu yazıya. Hayatımda okuduğum ilk “kişisel gelişim” kitabıydı Evrenden Torpilim Var! Dharma yayınlarından ilk baskısını Şubat 2009′da yapan kitabın benim okuduğum Ağustos 2011 tarihli 110. baskısıydı. Her baskının kaç adet yapıldığına ilişkin bir bilgi bulunmayan kitap, 263 sayfa. Arka kapağındaki tanıtıcı yazı ilgi uyandırıyor:
Siz hiç 150 kilo oldunuz mu? Sizin hiç yabancı bir ülkede bavulunuzu kaybettiğiniz, sabahları mısır gevreğine bira döküp hayatta kalırken günlerce tek kelime bile konuşmadığınız, dayak yedikten sonra girdiğiniz komadan bir gözünüzü kaybetmiş olarak çıkıp tekrar parklara döndüğünüz, annenizi kaybettiğiniz oldu mu?
Benim oldu.
Peki ya sonra o yabancı ülkenin dilinde şakır şakır konuşup hatta seslendirme yönetmenliği bile yaptığınız, o ülkedeki filmlerde başrol oynadığınız, yeni ve mutlu bir hayat kurduğunuz, elinizi attığınız her işi altın yumurtlayan tavuğa çevirdiğiniz, her saniyenizi gülümseyerek geçirdiğiniz, hayatta istediğiniz her şeyi elde etmeye başladığınız oldu mu?
Benim oldu.
Nasıl mı?
Gelin anlatayım…” (Evrenden Torpilim Var!, arka kapak)
Aykut Öğüt’ün, kitabının arka kapağında önemli dönemeçlerini anlattığı, ilginç bir hayat hikayesi var. Oyuncu olarak kariyer yapmak için gittiği ABD’de yaşadıklarının sonucu olarak bu kitapta anlattığı “kişisel gelişim teknikleri”ni geliştirmiş. İfadeyi özellikle tırnak içerisinde yazdım, çünkü kendisi böyle demiyor kitabında:
“Umarım bu kitabı bir ÖĞRETİ kitabı olarak değil, bir HATIRLATMA NOTU olarak değerlendirir ve bitirdikten sonra da kitaplığınıza süs olsun diye koyup yıllarca bir daha okuma ihtiyacı duymazsınız.” (s.19)
Çok akıcı bir dil ve üslupla yazmış Aykut Öğüt. Neredeyse tek oturuşta bitirilebilecek denli akıcı bir dili var. Kitabın temel savunduğu görüş hayatta başınıza gelenlerin sizin Evren’e gönderdiğiniz mesajların sonucu olduğu. Evren, sizin taleplerinizi yerine getiren bir yapının dışında bir şey değil. Yani eğer mutsuz, parasız ve başarısız bir hayat yaşıyorsanız bunun sorumlusu kendinizden başkası değil. Farkında olmadan yaptığınız seçimler ve talepleriniz size yaşadıklarınızı getiriyor. Nasıl mı? Yanıtını kitapta arayabilirsiniz…
Aykut Öğüt’ün eşi ile birlikte kurduğu bir web sayfası olduğunu hatırlatıp kitap ile ilgili yazıyı burada sonlandırayım.
Radyo + İnternet = RadioDNS
İnternet, bir çok sektörü etkiliyor, dönüştürüyor. İçinde bulunduğum yayın sektörü de internet dünyasındaki gelişmelerden fazlasıyla etkilenen sektörlerden birisi. Yayın sektörü deyince akla “yazılı ve görsel basın” geliyor. Ben işin görsel ve işitsel tarafında çalışıyorum. Hal böyle olunca yazdıklarım basılı yayıncılıktan çok görsel (televizyon) ve işitsel (radyo) yayıncılık ile ilgili oluyor. İnternetin televizyon dünyasına etkilerini bir çok yazımda ele almıştım, böyle giderse bu konu üzerine daha çok yazarım. Ancak radyo konusunda pek yazmadım. Arşive bakınca bir yazımı gördüm. Bu yazıda kısaca değindiğim RadioDNS, daha ayrıntılı bir tanıtımı hak ediyor.
Radyo, ilgili frekanslardan vericilerle yapılan elektromanyetik dalgaların uygun alıcılar tarafından çözülmesi yoluyla kulağımıza hitabeden bir yayın şeklidir. Kullanılan frekansa ve yayının analog veya sayısal olmasına göre farklı isimler (FM, DAB, HD Radio) alsa bile özünde tek noktadan çok noktaya (broadcast) gönderilir. Bu yapısı ile internet dünyasının noktadan noktaya (unicast) iletişiminden farklılık arz eder. Günümüzde internet üzerinden de radyo yayınları yapılmaktadır. Ancak hali hazırda verici ağları mevcutken ve bu vericiler yoluyla “yayın” yapmak olanaklı iken radyo içeriğini internet üzerinden dağıtmak çok verimli görünmemektedir. Radyo, teknolojisi itibariyle kulağa hitabeder. Peki dinlediğimiz içerikle ilgili bir kaç resim görsek? Mesela bir programda grafiklerden bahsedilirken, biz de grafiği görebilsek? Yayın akışını görsek? Bu sorulara “bak bu iyi fikir” diyen şirketler/organizasyonlar RadioDNS adlı kar amacı gütmeyen bir yapı altında buluşmuş. Bu yazıyı yazdığım an itibariyle (18.11.2011 / 21:55) aralarında BBC ve Avrupa Yayın Birliği EBU’nun da bulunduğu 25 üyesi, 65 destekçisi ve sistemi kullanan 1900 istasyonu ile gün geçtikçe büyüyen bir organizasyon haline gelmiş.
Teknoloji
RadioDNS’in isminin sonundaki üç harf, internet dünyasına az çok girmiş herkese tanıdık gelecektir, evet bu DNS bildiğiniz DNS yani Domain Name System: Alan Adı Sistemi. Konuya uzak olanlar için internet tarayıcınıza bir adres yazdığınızda (mesela www.sadeceozgur.com) bu adresin içeriğinin hangi IP numaralı sunucuda bulunduğunu keşfe yarayan sistem. Radyo yayını ister bildiğimiz FM yayını olsun ister sayısal DAB yayını olsun, alıcılarımıza sesin yanı sıra yayıncıya ait bir takım verileri de iletir. FM yayınları için RDS olarak kısaltılan Radyo Veri Sistemi üzerinden bu bilgiler dağıtılır. RDS üzerinden gelen bilgilerin bir bölümünü, ilgili radyo istasyonunun internet üzerinden sunduğu hizmetlere erişim için gerekli adresi bulmakta kullanılması temeline dayanıyor.
Mobil telefonlardaki radyo alıcıları (uyumlu yazılım güncellemelerine sahip) ve bu teknolojiye uyumlu özel alıcılarla yapılan yayınlara erişmek olanaklı. Henüz standartlaştırılma çalışmaları bitmemiş durumda.
Avrupa Yayın Birliği’nin (EBU) 2010 Q1 Technical Review adlı yayınında Nick Piggott’un RadioDNS _ The Hybridisation of Radio (RadyoDNS _ Radyonun Hibritleştirilmesi) başlıklı bir yazısı yer almış. Piggott’un yazısına buradan erişebilirsiniz.
Televizyon Öldüren Eğlence / Neil Postman
Amerikalı yazar ve medya teorisyeni Neil Postman‘ın 1985′te kaleme aldığı ünlü eseri Amusing Ourselves to Death, Osman Akınhay’ın çevirisi ile Ayrıntı yayınlarından çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılan kitabın benim okuduğum 2010 yılında yapılan 3. baskısıydı. Geniş kaynakça ve dizini ile birlikte 195 sayfalık kitap iki ana bölümden oluşuyor.
İlk bölümde televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreler ve her yenilik ile günlük yaşamdaki değişiklikler irdeleniyor. İnsanların sadece yakın çevrelerinde olup bitenden haberdar oldukları, şehrin, ülkenin ve dünyanın geri kalanından bihaber oldukları dönemleri hayal etmek bile zor günümüzde. Telgrafın keşfiyle işler değişmiş. 27 Mayıs 1844′te Amerika’da ilk telgraf hattının kurulmasından yalnızca dört yıl sonra Associated Press’in kurulmasıyla “bütün ülkede hiçbir yerden gelmeyen, özel olarak hiç kimseye hitap etmeyen haberler ağır basmaya başladı” (s.80) Postman, günümüzden 25 yıl önce yazdığı kitabında çok çarpıcı tespitler yapmış. Her “ajans”ı takip eden, her yarım saatte bir ”acaba neler oldu” diye televizyonun karşısında yerini alan günümüz insana hitaben yazmış sanki:
“Bugün tam da böyle bir mahallede (şimdilerde zaman zaman “global bir köy” tanımları duyulmaktadır) yaşadığımız için, kendinize şu soruyu sorarak, bir bağlamı olmayan enformasyonla ne demek istendiğini çıkarabilirsiniz: Sabah radyo ya da televizyonda veya sabah gazetesinde öğrendiğiniz enformasyonlarla günlük planlarınızı değiştirmeniz, aslında tersini yapmayı istediğiniz bir davranışta bulunmanız ya da çözmeniz gereken bir problem üzerinde daha uzun kafa yormanız durumuyla ilgili haberler, yatırımcılar için borsa haberleri bu tür sonuçlar doğurabilir. Tesadüfen yaşadığınız yerin haberler de bu tür sonuçlar doğurur. Oysa günlük haberlerimizin çoğunun yaşamımız üzerinde hiçbir etkisi olmaz; bunlar, hakkında konuşulacak bir konu yaratan, ama sizi anlamlı bir eyleme yöneltmek gibi bir etkisi olamayacak haberlerdir. Telgrafın asıl mirası bu oldugur: Telgraf bol miktarda ilgisiz enformasyon yaratarak, “enformasyon-eylem oranı” diye adlandırılabilecek tabloyu baştan aşağı değiştirmiştir.” (s.81)
Kitabın ilk bölümü CE-EE dünyası başlıklı alt bölüm ile bitiyor. Ce-ee, çocukların severek oynadığı oyun. Kitabın bu bölümünde ise televizyon insanlığın karşısına çıkıyor: ce-ee diyerek. Kitabın bu bölümü ve takip eden bölümlerini okumak daha keyif verici. Televizyonun, iyi bildiğimiz ancak iç içe yaşadığımız için artık fark edemediğimiz program tarzını çarpıcı örneklerle anlatıyor Postman. Örnekler ABD’den olsa bile ülkemizde de benzerlerini bulabiliriz. Kitabın ikinci bölümü tamamen televizyonun hayatımızdaki rolüne ayrılmış. Bu bölümün alt bölümlerinin başlıkları şöyle: Gösteri çağı, “ve şimdi de”, Beytüllahm’den kurtulmak, uzanıp birini seçmek, eğlendirici bir faaliyet olarak öğretim ve Huxleyci uyarı.
Kitabın tam adı, aslında bu ikinci bölümün temel anlattıklarının özeti gibi: Gösteri Çağında Kamusal Söylem. Televizyon, eğlence merkezli bir yayın üretiyor. Üretmek zorunda bir yerde. Yayınlanan içerik “eğlendirmezse” kişiler uzaktan kumandalarının tuşuyla kanal değiştirebiliyorlar. Hal böyle olunca sunulan içerik olabildiğince sık görüntü değişiklikleriyle, etkileyici alt müzikleriyle, herhangi bir bilgi aktarmayı hedeflemeyen şekilde oluşturuluyor. Televizyonun, Postman’a göre en tehlikeli yanı günlük hayatta her şeyi eğlendirici bir şekilde sunulmaya zorlaması. Kitabında politikacıdan öğretim üyesine, rahipten kamu yöneticisine kadar bir dizi örnek verilmiş. Sondan bir önceki alt bölüm, özellikle küçük çocuğu olanlara yönelik sanki: Eğlendirici bir faaliyet olarak eğitim. Bu bölümde Susam Sokağı programından hareketle televizyonda yayınlanan “eğitici” programlar değerlendirilmiş. Televizyondan eğitimin üç özelliğinin ön koşulsuz, kafa karıştırmayan ve yorumlar içermemesi olduğunu söylüyor Postman. Bu üç özelliğin ise eğitimden çok eğlenceyi çağrıştırdığı tespitini yapıyor. Sonuç, Postman’a göre, televizyonun eğitime katkısından ziyade, eğitim kurumlarının televizyonlaşması olmuş.
Kitap, önsözünde de yer alan bir saptama ile bitiyor: Günümüzde yaşadıklarımız George Orwell’in 1984′ünden çok Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası’na benzer bir durumdur. Postman’ın sözleriyle:
“Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.” (s.173)
Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim / Raymond Williams
1921 doğumlu olan Raymond Williams 1988 yılında vefat etmiş. 1958 yılında yayınladığı Kültür ve Toplum ile Marksizm ve Edebiyat (Adam yayıncılıktan 1990 yılında çevirisi yayınlanmış) önemli eserlerinden. Kültürel çalışmalar yaklaşımının önemli isimlerinden Raymond Williams’ın 1974 yılında yazdığı Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim adlı eseri Ahmet Ulvi Türkbağ’ın çevirisi ile Dost Kitabevi Yayınları’ndan 2003 yılında ilk baskısını yapmış. 135 sayfalık kitap Teknoloji ve Toplum, Teknolojinin Kurumları, Televizyonun Biçimleri, Programcılık: Dağılım ve Akış, Teknolojinin Etkileri ve Kullanımları, Alternatif Teknoloji, Alternatif Kullanımlar başlıklı altı bölümden oluşuyor.
Eserinde teknolojik determinizme karşı çıkan Williams, televizyonun İngiltere ve ABD’deki örneklerini ayrıntılı olarak inceliyor. Bu analizinde akışın izleyicileri kanalda tutmak adına özenle yapıldığının altını çiziyor. ABD’nin ürettiği program içerikleriyle ve doğrudan şirketlerinin yayılmasıyla tüm dünyadaki yayın sektörüne hakim olmaya çalışacağını öngörüyor:
“..Son yirmi yılda, normal olarak ulusal devlet denetimindeki sesli yayıncılıktan öncelikle ticari televizyon kurumlarına dünya çapında geçilmesini Birleşik Devletler’in bu planlı harekatının bir sonucu saymak aşırı kaçmaz. Ülkelerde yerel bir tartışma olarak birbiri ardına ortaya çıkan, çabucak ve ikna edici bir biçimde “devlet tekeli” ile “bağımsız yayıncılık” arasında bir seçim olarak tanımlanan olayların çoğunda, Amerikan menfaat odakları ile yerel ortaklarının ve güçlü uluslararası reklam şirketlerinin aldatmacası yatmaktadır.” s.35
Gelişen kablo yayıncılığı, isteğe bağlı video, etkileşimli televizyon, yaygınlaşan uydu yayıncılığı gibi günümüzde gerçekleşen bir çok uygulama, 1974 yılında kaleme alınan kitapta yerini bulmuştur. Televizyonun geleceğine yönelik iki alternatif ile bitirir kitabını Williams. Ben bunlardan birisini iyimser, diğerini kötümser senaryo olarak adlandırdım ve aşağıya alıntıladım. Hangi senaryonun gerçekleştiği ise malumunuz….
İyimser senaryo:
“Ucuz, yerel tabanlı, ancak kısa süre önce hayal ürünü gibi görünen bir ölçekte, iletişim ve bilgi paylaşımını mümkün kılan uluslararası genişlikte televizyon sistemlerine sahip olabiliriz. Bunlar olgun ve katılımcı demokrasiye uzanan devrimin ve karmalık kentsel ve endüstriyel toplumlardaki etkin iletişimin iyileştirilmesinin çağdaş araçlarıdır.” s.126
Kötümser senaryo:
“Ancak, bunlar seçim ve rekabetten söz eden bir örtü altında, birkaç ulus-ötesi şirketin beraberlerindeki devletlerle ve ajanlarla birlikte, haberlerden psikolojik oyunlara, neredeyse programlı olasılıkları arasında ve toplu tepkiye kadar yaşamlarımıza daha fazla girebildikleri ölçüde, kısa ve başarılı bir karşıt devrimin de araçları olabilir.” s.126
Mülksüzler / Ursula Kroeber LeGuin
Yıllardır evde duran Mülksüzler’i sonunda okuyup bitirdim. Doğduğum yıl yazılmış LeGuin’in bilimkurgu dünyasına armağanı bu kült yapıt Metis tarafından 1990 yılında Levent Mollamustafaoğlu tarafından dilimize çevrilmiş. Benim elimdeki 1997 tarihli beşinci basımıydı. Bülent Somay’ın Son sözü ile birlikte 148 sayfalık bu basım, güncel baskılarından daha küçük ebatlara sahip. Sayfa kenarlarındaki boşlukların azlığından kaynaklandığını düşündüğüm bu durum, kitabın kolay taşınmasını sağlamış.
Roman, Annares’te doğup yaşayan teorik fizikçi Shevek’in Urras ‘a yolculuğu ile başlıyor. 13 bölümden oluşan romanın son bölümü gene bir yolculuğu, bu kez Urras’tan Annares’e, içeriyor. Aradaki bölümlerde Shevek’in Urras ve Annares’teki hayatını öğreniyoruz. Annares’teki hayatını, Urras’a gitme kararına kadar geri dönüşlerle okuyoruz. Bu anlamda günümüz ve geçmiş şeklinde iki ayrı zamanı var romanın. Urras ve Annares birbirlerinin ayı konumunda iki gezegen. Annares’ten bakınca Urras ay olarak görülüyor, Urras’tan bakınca Annares. Kurak, çorak ve hayvansız Annares’e karşın Urras, hesapsız kullanım ile tükenen kimi madenler sayılmazsa, bolluk içerisinde doğal kaynakları, akan ırmakları, bitki ve hayvanları ile cennet gibi bir yer. Urras gezegeninde birden fazla ülke ve devlet olsa bile hakim olan yönetim, günümüzde bizim de içinde yaşamakta olduğumuz kapitalist üretim tarzını benimsemiş durumda. Annares’te yaşayanlar ise zamanında Urras’taki hakim anlayışa kafa tutan ve sonunda Urras’ın uydusu konumundaki Annares’e göçlerine izin verilen topluluk. Yokluk içerisinde paylaşım ve gönüllülük esasına dayanan bir düzen kurmuşlar Annares’te. Para, mülk edinme, ücret gibi bildiğimiz dünyanın olmazsa olmazlarının hiçbiri yok Annares’te. Urras ise, bu anlamda dünyamıza çok benziyor. Bir bölüm keyif ve bolluk içinde yaşarken, daha büyük bir bölüm yaşam savaşında.
Buraya kadar yazdıklarıma bakılınca, anarşist özgür dünya ile kapitalist dünyanın kıyaslaması dışında bir şey yok gibi görünebilir Mülksüzler. Oysa durum hiç de öyle değil. Annares’te işler güllük gülistanlık gitmiyor. Devlet, yasa yok belki Annares’te ancak gelenekler var. Kimi durumlarda geleneklere karşı gelip, gerçek anlamda “anarşist” olmak yasayı çiğnemekten daha ağır yaptırımlar içerebiliyor. Kendi dışlanmışlığını insan kaldırabiliyor olsa bile, sevdiklerinin dışlanması işleri değiştiriyor. Romanda, kapitalist dünyaya ilişkin Shevek’in gözlemi, yaşadığımız dünyayı iyi tanımlıyor:
“Shevek o dev, havai kemerin altındaki metrekarelerce parlak mermeri geçti ve sonunda hepsi amaçlı, hepsi değişik olan insan kalabalığının gelip geçtiği uzun kapılar dizisine geldi. Ona hepsi kaygılı gibi görünüyorlardı. Bu kaygıyı daha önce Urras’lıların yüzlerinde görmüştü ve ne olduğunu merak ediyordu. Ne kadar para kazanırlarsa kazansınlar yine de yoksul ölmemek için daha fazla çalışmaları gerektiğini düşündükleri için miydi? Suçluluk muydu, çünkü ne kadar az paraları olursa olsun, her zaman onlardan daha az parası olan birisi vardı. Nedeni ne olursa olsun, bütün yüzlere bir tür benzerlik veriyordu bu; Shevek kendini onların arasında çok yalnız hissediyordu. Rehberleri ve muhafızlarından kaçarken, insanların birbirlerine güvenmediği, temel ahlaki varsayımın karşılıklı yardımlaşma değil, karşılıklı saldırganlık olduğu bir toplumda tek başına kalmanın ne anlama gelebileceğini düşünmemişti. Biraz korkuyordu.” (Müksüzler, s 188)
Shevek’in dilinden Urras’a ilişkin gözlemini paylaşıp gene kendi dilinden Annares’i anlattığı bölümü aktarmamak olmaz. Romanın en çarpıcı bölümlerinden birisi bana kalırsa, Urras’ta isyancılara hitaben yaptığı konuşma. İşte o konuşmada isyancılara Annares’i anlatıyor:
“Buradayım, çünkü bende vaadi, iki yüz yıl önce bu kentte ettiğimiz vaadi – yerine getirilen vaadi görüyorsunuz. Vaadi yerine getirdik biz, Annares’te. Özgürlüğümüz dışında hiç bir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiç bir yasamız yok. Hükümetlerimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Eğer istediğiniz Annares’se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiç bir geçmişi olmadan, hiç bir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Veremediğiniz şeyi alamazsınız. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiç bir yerde değildir.”(Mülksüzler, s. 268)
The Future is Hybrid : Gelecek Melezde / Hibritte
Yazının başlığı içeriğini ne kadar anlatıyor bilemiyorum. Konuyla / sektörle ilgili olanların tahmin edebileceği bir şey aslında. Benim de bir süredir çeşitli yazılarımda dile getirdiğim bir tespiti Avrupa Yayın Birliği de beyan etmiş. Buradan indirebileceğiniz raporda ayrıntılarını bulabilirsiniz. Çok özetle online dünya ile televizyon dünyasının birlikteliği olarak ifade edilebilir.
Hibrit ile ilgili daha önce yazdığım yazıların bağlantısını ve EBU’nun raporunun bağlantısını aşağıda bulabilirsiniz:
EBU görüşü: http://www.ebu.ch/Viewpoint_2011_Hybrid_ENG.pdf
Samsung Smart TV
IPTV eskidi, Avrupa OTT TV’ye yelken açıyor
Televizyonunuz olmadan televizyon izlemek için
tariflerden tekniğe dönüş: Over-the-top TV (OTTTV)
HbbTV, Hybrid Broadcast Broadband Television
Tarihi Ankara fotografları sergisi
This slideshow requires JavaScript.
Ankara’da yaşayanlar ve Ankara meraklılarının ilgisini çekecek bir sergi haberi vereyim. Sergi, Ankara’nın başkent oluşu nedeniyle Büyükşehir Belediyesi tarafından Kızılay metro / Ankaray durağında, Zerdali pastanın bulunduğu koridorda açılmış.Sergide DericiZade’nin arşivinde yer alan tarihi fotograflar ziyaretinizi bekliyor. Fotografların büyük bölümü 1930′lu yıllarda çekilmiş. O dönemin mahalleleri ile günümüzü kıyaslayan fotograflara da yer verilse iyi olurmuş. Bunun yerine 1994 öncesi ve sonrası diye kimi noktaların fotografları sunulmuş.